
O, Hafize Anamız, Masalcı Teyzemiz’di. Bizi hep mutlu etti, her zaman güldürdü. Kendisinin yüreği yanarken bile… Yukarıda Adile Naşit’in evinde,14 yaşında kaybettiği oğlu Ahmet ile annesi Amelya Hanım ve babası Naşit Özcan’ın fotoğraflarının bulunduğu köşe… Read the rest of this entry »
Adile Naşit’in başköşesindeki dram
Derimi Değiştirebilirsin Ama Ruhumu Asla

İçinde Yaşadığım Deri
Orijinal Adı: La Piel Que Habito
Yönetmen ve senaryo: P. Almodovar
Oyuncular: A. Banderas, E. Anaya, M. Paredesjan Yapım: İspanya, 2011
Süre: 117 dk.
Almodovar’ın aykırı öyküsü, İçinde Yaşadığım Deri, iç ferahlatıcı bir Toledo görüntüsü ile başlar. Yeşillikler içindeki bu enfes şehir görüntüsünün izleyicide uyandırdığı huzurun ne kadar aldatıcı olduğunu anlamamız uzun sürmeyecektir. Kentin dışındaki görkemli malikanede tekinsiz bir şeyler olduğunu sezeriz. Estetik cerrah Robert Ledgard (A. Banderas), bu mekanın bir kısmını deneylerini de gerçekleştirdiği bir ameliyathaneye çevirmiştir. Malikanenin bakıcısı Marilla aşağıda kapalı tutulan kadın hastaya asansör sistemiyle yemek göndermektedir. İlk bakışta çıplak gibi görünen oysa üzerinde tüm vücudunu ikinci bir deri gibi saran tulumuyla Vera’nın çok geçmeden bir tutsak olduğunu anlarız. Doktor Ledgard’ın adeta bir deney faresidir güzel Vera. Ledgard onun her hareketini kameralarla izlemektedir. Öykü ilerledikçe Ledgard’ın geçmişindeki trajedileri öğreniriz bir bir. Aşığıyla birlikte kaçarken arabası alevler içinde kalan, ama ağır yanıklarla kurtulan karısı tanınmaz haldeki yüzünün yansımasını camda görüverince intiharı seçmiştir. Ledgard’ın acıları burada da bitmez. Kızının uğradığı tecavüzle geçirdiği ruhsal travma da cabasıdır. Almodovar o eşsiz öykü anlatıcısı kimliğiyle sarsıcı olayları ince ince metaforlarla donatarak sunar bizlere. Kamerasını önce Ledgard’ın sonra Vera’nın dramına odaklar, sırlar ortalığa dökülür. Anlatılan bir yandan sarsıcı bir intikam öyküsü, öte yandan çağdaş bir Frankestein ve Marquis de Sade anlatısıdır. Bir noktadan sonra cinsel kimlik algısı, beden, insanın Tanrı rolü oynama arzusu, röntgencilik üzerine felsefi, karanlık ve bir o kadar da şiirsel bir destana dönüşür film.
Burjuvazinin plastik cerrahi ile tedirgin edici ilişkisini sorgulayan televizyon dizisi Nip Tuck’tan sonra bedenimizi saran derinin ruhumuzu tanımlamaktaki yetersizliği üzerine yapılmış en sarsıcı filmlerden biri Almodovar’ınki. Dikiş dikerek, kumaş parçalarını birbirine ekleyerek yaşamını kazanan tecavüzcünün, ona giydirilmek istenen elbiseleri lime lime ederek ortalığa savuran Vera’ya dönüşmesi ve ruhların, cinsel kimliklerin parçalanmışlığı ancak bu denli başarılı görsel bir kışkırtıcılıkla sunulabilir.
Almodovar’ın bu Kafkaesk filmi size alışılmadık bir 2 saat vaat ediyor. Vera rolündeki Elena Anaya’nın duru güzelliği ve Antonio Banderas’ın donuk bir poker oyuncusu suratıyla çizdiği muhteşem Ledgard karakteri hafızalardan uzun süre silinmeyecek. Ruhumuzun karanlık derinlikleri hakkında düşünmek isteyenlere..
January 12th, 2012
Stored in Aslı Tunç
Begen/Begenme !
Iste size Snow White makinasinin isledigine dair bir baska kanit!! Neden bahsettigimi bilmeyenler icin hatirlatayim: hayirseverlerin birkac yil öncesine kadar interneti tamamen kontrol altina almis olduklarini göremeyenler icin yaziyorum
Youtube…twitter…fuckbook…fark…facebook… bloglar ve MY yada I ile baslayan diger “yeni” paylasim siteleri.
Bahsettigim sey iste bu:
Yavuz Çetin İyidir
Her ne kadar iyilik, güzellik gibi son derece göreceli kavramlar barındıran bi başlık atmış olsam da, Yavuz’un iyi olduğunu tartışmayalım. Şu an bilgisayarımın karşısında oturduğum koltuktan kalkıp mutfağa gitmem ve çekmecedeki en büyük ekmek bıçağını almam en fazla 10 sn. sürer. Bak, bu yüzden tartışmayalım. İyidir diyorsam iyidir.
Bir de bu satırdan sonrası iç bunaltıcı olabilir. Hatta öyledir, evet. Feci sıkıcıdır.
Yeşilçam’ın Dayak Yiyen Efsanesi Yadigar Ejder…
Dev
Cüsseli seyrek dişli hani hep Kemal Sunal dan dayak yiyen hala
hatırlayamadıysanız doktor civanım filminde kemalin yarıştığı sünnetsiz
gafur şark bülbülü filminde gazino patronu fethi’nin döverek
rahatladığı mazlum, gerzek şaban filminde kahveci hamza hatırladınız
değilmi…
Yüzleri
çok tanıdık ama adları bilinmeyen insanlar vardır hayatın bir yerinde.
Varlıkları sadece başkalarının varlığını güçlendirmekle tanımlanan
insanlar vardır. Herhangi birileri, falanca ya da filanca. Adı, soyadı
hiç önemli değil. Başkalarının statüleri uğruna aşağılanan, itilen,
hırpalanan gerektiğinde ölümlere gidip gelen insanlar.
Ya da figüranlar diyelim biz bunlara.
Perdenin hazin yüzleri. Read the rest of this entry »
Jim Morrison Hayatı
Öğrenci olarak Jim tarih bilim filozofi
İngilizce ve sanat üzerine dersler aldı Ancak derslerinde genelde
problem yaşıyordu. Arkadaş edinme konusunda sorun yaşamamasına rağmen
arkadaşları ile babasının amiral olması ve seyahat etmeleri sebebiyle
fazlasıyla yakınlaşmıyordu
Sinematografi üzerine üniversiteye giden Jim gerçektende bir film
yaptı Film azınlık bir kesim tarafından bir sanat şaheseri olarak
adlandırılırken birçok profesör gördükleri en kötü film olduğunu
belirtti “Garip” aslında en doğru açıklama sayılırdi
Filmden çok kısa
bir süre sonra eski bir sınıf arkadaşı olan Ray Manzarek ile karşılaştı
ve Ray’in grubu olan 2 Screaming ‘ Ray Daniels ‘ grubuna katıldı ve
yazdığı lyricleri denedi Çok kısa bir süre sonra Ray ve Jim yanlarına
Robbie Krieger ve John Densmore ‘u alarak The Doors grubunu kurdu
Aldous Huxley’in ” The Doors Of Perspection ” kitabından dolayı
kendilerine The Doors ismini seçtiler ve grubun kurulmasından 6 ay
sonra Los Angeles’ın en önemli Rock Kulübü olan ‘Whiskey a Go Go’da
sahne aldılar
Bu süre içinde Jim kendi kafasındaki şeyleri söylerken
The Doors gittikçe daha çok sadık hayran kitlesi kazanmaktaydı.
Bir gece Electra Recod başkanı Jac Holzman ve yapımcı Paul Rothschild
kulübe gelerek grupla 10.000$ karşılığında anlaşma imzaladı
1967
yazında ilk albümleri ” The Doors ” yayınlandı ve piyasaya çıkmasıyla
birlikte müthiş bir başarı yakaladı Light My Fire albumun ilk
single’ydı Bir sonraki albümleri Strange Days The Doors’un başarısını tastikledi Ilk 10 da bulunan iki albümle gazetelerin ön sayfalarında yer alan konser haberleri ve hit single’lar sayesinde Jim şiir delilik ve tartışmaya açık konuşmaları ile farklı bir kahraman olma yolundaki amacına ulaşmıştı
Sex uyuşturucu isyan ölümden bahseden The Doors
Jim önderliğinde inanılmaz bir mith olma yolunda ilerliyordu.
Amerikanın önde gelen bütün gençlik dergileri Jim’i kapağa koyuyor ve
şu şekilde yakıştırmalarda bulunuyorlardı;The King of Acid Rock — Acid Rock’ın kralı The King of Orgasmic Rock — Orgazm Rock’ın Kralı The Lizard King artık her kızın rüyalarını süsleyen her erkeğin ise kendisine idol olarak seçtiği birisiydi….The Doors üçüncü albümü olan Waiting For The Sun’ı piyasaya sürerken
Jim gittikçe daha fazla uyuşturucu kullanmaya daha çok sarhoş gezmeye
ve şişmanlamaya başlıyordu
The Doors’un 2 Mart 1969′da Miami’de verdiği konser sonrasında Jim
yarattığı imajın altında kalmış ve gittikçe daha fazla eyaletten
dışlanmaya başlamışti
Daha önceki 12 tutuklanması fazla etki
yapmamışken son tutuklanması gittikçe üstünde yük olmaya başlıyordu
Bir sonraki albümleri olan The Soft Parade 1969 yazında yayınlandığında
ilk albümlerin başarısını yakalayamamıştı ama 1970 başında yayınlanan
Morrison Hotel The Doors’un hala en iyi olduğunun kanıtıydı
L.A. Woman isimli blues ağırlıklı albümleri sonrasında Jim sembolist
şiir ve sürrealizmden etkilenip ilham almak üzere Paris’e gitti
Paris’te partneri Pamela ile buluşan Jim sonunda huzura bir banyo
küvetinde 3 Haziran 1971 yılında kavuştu. Ölümü hakkında birçok
spekülasyon yapıldıki hala canlı olduğuna dair söylentiler
bulunmaktadır
1978 yılında kalan The Doors üyeleri Ray Manzarek
Robbie Krieger ve John Densmore bir araya gelerek Jim’in şiirlerini An
American Prayer isimli albümde bir araya getirdi. Bu albümde Jim kendi
ölümünü gördüğünü şu cümleler ile açıklar;
Death makes angels of us all & gives us wings
Where we had shoulders smooth as raven’s claws
No more money no more fancy dress
This other Kingdom seems by far the best
until its other jaw reveals incest
& loose obedience to a vegetable law
I will not go
Prefer a Feast of Friends
To the Giant Family.
Jim 8 haziran 1971 tariginde Paris Pere-Lachaise mezarlığına gömüldü.
Pere-Lachaise Paris’in en eski ve prestijli mezarlıklarından biridir.
Oscar Wilde Chopin gibi birçok ünlü bu mezarlıkta yatmaktadır.
Jim Morrison Kitapları (Eserleri)
- The Lords and The New Creatures (1969). 1985 edition: ISBN 0-7119-0552-5
- An American Prayer (1970) privately printed by Western Lithographers. (Unauthorized edition also published in 1983 Zeppelin Publishing Company ISBN 0-915628-46-5. The authenticity of the unauthorized edition has been disputed.)
- Wilderness The Lost Writings Of Jim Morrison (1988). 1990 edition: ISBN 0-14-011910-8
- The American Night: The Writings of Jim Morrison (1990). 1991 edition: ISBN 0-670-837725

